Hoca Ahmet Yesevi Kimdir? Hayatı, Hikmetleri

Hazreti Türkistan: Talas savaşı 751 yılında, Orhun abideelerinin sonuncusu Bilge Tonyukuk’un kendi adına diktiği kitabenin tarihi 736. Buhara’nın ve Semerkant’ın fethi 709-711 yılları arasında dolayısıyla Türklerin Müslüman olması o yıllardan başlar; o coğrafyanın adı o zamanlarda Türkistan imiş bunu o günleri anlatan mektuplardan, seyahat kitaplarından, vekayinamelerden anlıyoruz. Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerini yaşadığı çağa kadar dalga dalga İslam’a giriş devam eder. 400-500 senelik bir dönem yani..

İlk tahsilini babası İbrahim Ata’dan ve şeyhi Arslan Baba’dan alan Yesevi baba, daha sonra Buhara’ya göç eder ve intisap ettiği, feyz aldığı Yusuf Hemedani hazretlerinin kısa zamanda halifelerinden olur.
Hoca Ahmet Yesevi, Buhara’dan Yese (Bugün Kazakistan sınırları içinde bulunan Türkistan şehri) şehrine döndükten sonra Türkçe yaptığı sohbetleri ve Türkçe yazdığı Hikmetler adı verilen şiirleriyle göçebe Türk topluluklarına İslamiyet anlatmıştır. Böylece bir taraftan büyük oranda Müslüman olmuş Türk topluluklarının İslâmiyet’i daha iyi anlayıp benimsemelerini sağlamış ve henüz Müslüman olmamış Türklerin Müslüman olmasında etkili olmuştur. Diğer taraftan Müslüman Türklerin fethettiği ve fetihlerinin devam edeceği Anadolu ve Ortadoğu, Balkanlar, Afganistan ve Hindistan gibi coğrafyalar dervişlerini göndererek din-i mübinin yayılmasına çok ciddi, katkıda bulunmuştur.

Yesevi baba diyor ki
(Hikmet 71):

Hoş görmemekte âlimler sizin Türkçe sözünüzü
Ariflerden işitirsen açar gönül gözünüzü
Ayet Hadis anlamı Türkçe olsa ne güzel olur
Anlamına yetseniz bırakırsınız börkünüzü
Miskin, zayıf Hoca Ahmet yedi ceddinize rahmet
Farsçayı bilirken Türkçe söylersiniz sözünüzü

Bu hikmetlerden de anlaşılacağı gibi Yesevi Hazretleri Türkçe söylemiş, ayet ve hadislerin ne demek istediğini Türklerin anlamasını sağlamıştır. O günden bugüne 850 sene geçmiş ve bizim halen aynı hikmet diline ihtiyacımız var.Kur’an ve hadisin ne dediğini bilmek onu anlamakla mümkündür. Bu ise Türkçesini okumayı gerekli kılar. Yesevi babanın 850 sene önce söylediği ile amel edelim: “Ayet hadis anlamı Türkçe olsa ne güzel olur.”   

NİÇİN HAZRETİ TÜRKİSTAN?

 «Kul Hoca Ahmet ismim, Türkistan’dır elim benim» diyor 55. hikmetinde. O daha hayatında Hazreti Türkistan, Türkistan Baba, Piri Türkistan diye anılmaya başladı. Kendisinden 3-4 asır sonra yaşayan Ali Şir Nevai onun için Piri Türk tabirini kullandı.

Türkistan Asya’nın ortasında 6 milyon km kare büyüklüğünde bir Türk Yurdudur. Bu coğrafyanın adı Türklerin İslâm’la tanıştığı 7. asırdan beri Türkistan’dır. Yani bu isim o coğrafyaya İslâm’ın bir hediyesidir. Yesevi baba işte bu büyük coğrafyanın aydınlatıcısı, manevi rehberidir. Öldüğü zaman defnedildiği Yese şehrinin adı da zamanla Türkistan olmuştur. Çünkü onu ziyarete gidenler, başta «Hazreti Türkistan’ı ziyarete gidiyorum» demiş, ancak söz zamanla «Türkistan’a gidiyorum» şekline dönüşmüştür. Böylece büyük coğrafyanın piri, Piri Türkistan, ismi, defnedildiği yere de taşımıştır. Cezayir gibi, Tunus gibi hem ülkenin adı hem de ülkenin merkezindeki şehrin adı…

Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin yaşadığı zamana kadar Türkler büyük ölçüde Müslüman olmuşlar ve İslâm’a hem devlet olarak hem de ilmi eserlerle çok ciddi hizmetlerde bulunmuşlardır. Yesevi baba bu Türkistan coğrafyasında irşat faaliyetinde bulunduğu için haklı olarakdaha sağlığında Türkistan coğrafyasının piri olarak bilinmiştir.
Ruslar Türkistan’ı işgal ettikten sonra Türkistan sözü unutturulmak istenmiş, yerine Orta Asya tabiri ikame edilmiştir. Ruslar iki yerde Türkistankavramınıkullanmışlardır. Türkistan’ın askeri kontrolünü yapmakla görevli Rus birliğinin adı Türkistan lejyonu olarak kalmış, ikincisi de Yesevi babanın kabirlerinin bulunduğu Yese şehri, Türkistan olarak anılır olmuştur.

Yesevi baba piri olduğu Türkistan coğrafyasının kalbi olarak da bulunduğu makamı aynı isimle isimlendirmiş, kavramın yaşamasına vesile olmuştur.

ALLAH VE PEYGAMBER SEVGİSİ

Hoca Ahmet Yesevi’nin Hikmetleri, onun bir aşk deryası olduğunu gösterir. Batın ilimlerinde derinleşmiş, şeriat, tarikat, marifet hakikat ummanlarında en derindeki incilere ulaşmış bir maneviyat büyüğü olarak Türk tasavvuf anlayışının temellerini atan kişidir. O Allah ve peygamber sevgisiyle coşmuştur.
Türkiye’de küçükken bizlere büyüklerimiz sevdiğimiz şeylerin bir sıralamasını öğretirdi. Buna göre en çok Allah’ı, sonra peygamberi, sonra anne babamızı sevmemiz gerekiyordu. Hikmetleri okudukça bu öğretinin Yesevi babadan sonra Türklerde yerleştiğini anlıyorsunuz. Türkistan coğrafyasında hala uygulanan “peygamber yaş” toyu da aslında onun 63’ten sonra hayatını yer altında sürdürmesine bir mutabakat, bir uyarlamadır.

Hikmetlerinde de anlattığı menkıbeye göre, Peygamberimizin vefat ettiği 63 yaşına geldiği vakit, onun sünnetine aykırı düşmemek için, hayatının geri kalanını yer altında sürdürmüştür:

Altmış üçte sünnet oldu yere girmek
Resul için iki âlemi berbat etmek
Âşıkların sünnetidir diri ölmek
İşitip okuyup yere girdi Kul Hoca Ahmed

Yesevi Babadaki aşk ve batın ilimlerine ait derin bilgi onu tasavvufun piri yapmıştır. Hikmetler adeta aşk deryasıdır. Riyazet ve tevbe-i Nasuh, pişmanlık hallerini hikmetlerine sıkça yansıtır. Zamanımızda da tasavvufu onun algıladığı gibi algılayıp yaşamak gerekir:
Şeriattan uzak tarikat olmaz, Tarikat olmadan hakikate ulaşılmaz. Bunları yaparsanız “ölmeden evvel ölünüz” hadisine mutabakat halinde yaşar, lâ-mekân makamına ulaşırsınız:
Akıllı isen kabristandan haber al
Ben de şunlar gibi olmam diye ibret al
“Ölmeden önce ölünüz”e göre amel eyle

Bu hadisi fikreyleyip öldüm ben işte
Haber verir “felizehu kalilen” diye
Yine der “Ve’l yebkü kesirân” diye
Bu ayetin anlamına göre amel eyle diye
Bu dünyada hiç gülmeden yürüdüm ben işte
İnci alır dalgıç eğer candan geçse,
Tutkun olup aşk şarabını her kim içse,
Nice aylar nice günler eğer geçse,
Aşkın gülü açılıp asla solduğu yok.
Yesevi Hazretleri, tam bir Hazreti Muhammed sevdalısıdır. Efendimizin vefat ettiği yaşa gelince “ondan daha fazla yeryüzünde kalmak sünnete uymaz” düşüncesiyle yer altına çekilip hayatının geri kalan kısmını orada geçiriyor, Hikmetleriniorada yazıp irşad faaliyetine orada devam ediyor: Düşünebiliyor musunuz aşkın derinliğini…

Hikmet-8’den

Sadık pazartesi günü yere girdim
Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte
Altmış üçte sünnet dedi işitip bildim
Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte
Yer üstünde yarenlerim matem tuttu
Bütün âlem “sultanım” diye nara attı
Hakkı bulan gerçek sofiler kanlar yuttu
Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte
“Elveda” deyip yer altında adım attım
Aydınlık dünyayı haram kılıp Hakkı sevdim
Zikrini söyleyip yalnız kalıp yalnız yandım
Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte
“Taha” okuyup akşam geceler kaim oldum
Gece namaz gündüzleri saim oldum
Bu hal ile yer altında daim oldum
Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte
Altmış gece altmış gündüz bir kez yemek
Tan atana kadar namaz bir kez selam
Altmış üçte oldu ömrüm ahir tamam
Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte
Hak Mustafa ruhu gelip oldu imam
Cümle melek ter altında oldu gulam
Çok ağladım Hak Mustafa verdi inam
Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte

GARİP FAKİR YETİMLERİN HALİN SORMAK
 
Medeniyetimizin ayırt edici vasıflardan birisi içtimai ve iktisadi dayanışmadır. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisiyle amel eden Türkler büyük bir medeniyet kurdular. Bu dayanışma halini Yesevi hazretleri Hikmetlerinde “Garip, fakir, yetimlerin halin sormak” diye anlatır:

Nerde görsen gönlü kırık, merhem oluver
Öylesi mazlum yolda kalsa yoldaş oluver
Mahşer günü dergâhına yakın oluver
Mâ u Benlik ahalisinden kaçtım ben işte
Garip, fakir, yetimleri sevindiresin
Aziz canını parçalayıp kurban edesin
Yiyecek bulsan misafir kılasın
Hak'tan işitip bu sözleri dedim ben işte
O, peygamber efendimizin Miraca çıkıp Cemâlullah ile müşerref olmasını adeta Garip fakir yetimlerin halini sormasının bir mükâfatı gibi anlatır:
Garip, fakir, yetimleri Resul sordu
O gecesi Miraç'a çıkıp didâr gördü
Geri indiğinde fakirlerin hâlini sordu
Gariplerin izini izleyip indim ben işte
Medine'ye Resul varıp garip oldu
Gariplikte mihnet çekip Habip oldu
Cefa çekip Yaradan’a yakın oldu
Garip olup menzillerden aştım ben işte
Bizim medeniyetimizin temel yapı taşlarından birisi toplumsal dayanışmadır. Gözü tok olmaktır, “zenginlik almakla değil, vermekledir” anlayışıdır. Bakın neler diyor Yesevi baba?
 
Hikmet 1’den

Ümmet olsan, gariplere uyar ol sen
Her kim ayet hadis dese, duyar ol sen
Rızık ve nasip her ne verse, tok gözlü ol sen
Tok gözlü olup şevk şarabını içtim ben işte
 
Her kim didâr-talep etse sözü söyledim
Canı cana bağlayıp damardan girip
Garip, yetim, fakirlerin gönlüne saygı gösterip
Gönlü katı ahaliden kaçtım ben işte  (Hikmet-1)
 
Garip, fakir, yetimleri her kim sorar
Razı olur o kulundan Perverdigâr (Allah)
Ey bi-haber sen bir sebep kendisi saklar
Hak Mustafa öğüdün işitip dedim ben işte.
 
Onun dört bir yana gönderdiği müridleri vardı. Bunlardan Anadolu’ya gelenler de oldu. Yunus da manevi büyüğü Yesevi’nin izinde diyor ki

Yunus Emre, der Hoca
İstersen bin var Hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir.
 
Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen şu mısralar da aynı şekilde manidar:
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Bir kez hayır ettin ise
Binde bir olsa az değil
 
Yesevi Babadaki aşk ve batın ilimlerine ait derin bilgi onu tasavvufunpiri yapmıştır. Hikmetler adeta aşk deryasıdır. Riyazet ve tevbe-i Nasuh, pişmanlık hallerini hikmetlerine sıkça yansıtır. Tasavvufu onun algıladığı gibi algılayıp yaşamayı nasip etsin Allah:
Şeriatten uzak tarikat olmaz, Tarikat olmadan hakikate ulaşılmaz. Bunları yaparsanız “ölmeden evvel ölünüz” hadisine mutabakat halinde yaşar, lâ-mekân makamına ulaşırsınız.
 
BAŞKA KÜLTÜR VE İNANÇLARA SAYGI VE HOŞGÖRÜ

Bizim yönetimimizde geçmişte var olan her inanç ve etnik grup bugün de var. Çünkü Yesevi baba der:

Sünnet imiş kâfir olsa, verme zarar
Gönlü katı, gönül inciticiden Allah şikâyetçi
Allah şâhid, öyle kula «Siccin» hazır
Ariflerden iştip bu sözü, söyledim ben işte
Hacı Bektaş ya da Yunus der:

Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan / Halka müderris olsa hakikatte asidir

Bu anlayış hâkim olduğumuz her yerde yönetimimiz altında olan başka kültür ve inançlara sahip toplulukların bugün de var olmasını sağlamıştır. Çin, Hindistan, Rusya, Balkanlar, Ortadoğu, Kuzey Afrika’da kimi yönettiysek Allah’ın bir emaneti kabul ederek varlığını korumuşuz. Bu konuda örnekler sayılamayacak kadar çoktur. Hele başka medeniyetlerin kendisi gibi olmayanı, kendisi gibi olursa ancak adamdan sayma yaklaşımı bizde hiçbir zaman olmamıştır.

Bulgaristan’da Osmanlı yönetimi altında 400 seneden fazla kalan Hıristiyanların ibadet özgürlüğü Türk yönetiminin güvencesi altındaydı. Kiliselerin yıllık bakım ve onarım masrafları Türk Yönetiminin tahsis ettiği bütçeden karşılanıyordu. Sonra 20. Asır sonları geldi, 1989’da 300 bin soydaşımız Trakya’ya göçüp geldi. Çünkü Jivkov yönetimi, erkek çocuklarını sünnet ettirenleri, yeni doğan çocuğuna Müslüman ismi koyanları Belene yarımadasına sürgüne gönderiyordu.

Kültürler arası mukayeseler yapan Alman bilim kadını Margret Spohn, “Herşey Türk İşi” diye Türkçeye de çevrilen kitabında Alman toplumunun Türk algısının şöyle istihale geçirdiğini anlatoyor 15-16. Asırlarda Alman çiftçisi Türk yönetimindeki topraklarda çiftçilik yapan Hristiyanlara imrenirdi. Çünkü kendileri bağlı oldukları feodal derebeyine elde ettikleri mahsulün %80-90’ını vergi oarak veriyorlardı; Türkiye’deki Hristiyan çiftçilerin ise haraç ve cizye olarak verdikleri vergi, bölgeden bölgeye, zenginliğe göre değişmekle birlikte %20 ile %40 arasında değişiyordu. Bu durumu gören reformcu, protestan mezhebinin kurucusu Martin Lüther Katoliklerle uğraşmaya ara verip Türk imajını karalamak için yoğun bir çalışma yapmıştı. Ve yönetiminde çiftçi olmak arzu edilen Türk algısı yerine, vahşi, barbar, kan dökücü Türk algısı Almanların gönlüne yerleştirilmişti. Öyle ki, en kaliteli kırmızı şaraplarının markasını Türk kanı “türkisches Blut” koyan Alman çiftçisi vardı…

İNANÇ İLE İLİM BARIŞIK

İmam-ı Maturidi’nin aklı vurgulayan yaklaşımı Hristiyanlıkta olmayan bir ilişki ortaya çıkarmış: Akıl olmazsa din de olmaz. Din akıllılar içindir. Dinin emri olarak ilim yapıldığı zaman biz ilerlemişiz, batıda ise dine karşı ilim yapılmış… Bizde ilim Allah’ın ayetlerini anlamak için başvurulan bir gayretin adıdır. Ayet yani bütün kâinat, geçmiş, gelecek, önceki şehirlerin kalıntıları, gök ve yıldızlar, bulutlar, dağlar, sema, akan sular… Batıda ise ilim, kâinatta gözlenen varlık ve olayları, Allah’ın kanunları çerçevesinde idrak etmek yerine Allah’ın kudretini, yaratma fiilini inkâr eden şüpheci bir anlayış üzerine gelişmiş… Bizde de din adına ilmi çalışmalara karşı çıkanlar olmuş, Semerkant’ta 1450’de Uluğ beyin, İstanbul’da 1580 yılında Takiyüddin efendinin rasathanelerini yok eden gerici zihniyet sadece ilmin gerilemesine değil, medeniyetimizin zevaline de yol açmıştır. Batıda ise, ilim ve medeniyet dine tepki olarak gelişmiştir. Adeta biz dinimizden uzaklaşınca düşmüşüz; batı dininden uzaklaşınca yükselmiş…
 
Bunun sebebi şüphesiz Kur’an-ı Kerim’in ilme ve düşünceye, akletmeye verdiği önemdir Buradan hareketle İslâm düşünürleri yoğun bir şekilde eski Yunan klâsiklerini Arapçaya çevirmişler, böylece o bilgiler modern zamanlara gelebilmiştir. İmam-ı Maturidi, El Harezmî, Al Cabir, Ebu’l Vefa, İbn-i Sina, El Farabi, İbn-i Rüşt, İbn-i Haldun ve daha nice büyük ilim adamları bu Kur’an öğretisinin samimi takipçileri olarak gayretlerini sürdürmüşlerdir.

Yesevi Hazretleri diyor ki,
Kul Hoca Ahmet alimlerin hizmetin eyle 
Alimlerin sözün işitip amel eyle
Ama hangi Alim? Burada tasavvuf devreye girer ve alimi gururdan koruyan bir alçakgönüllük şartı getirir:

«Fel ya’lemun-el alimun» okur alim,
Anlamını bilmese onun, olur zalim
Anlamını anlayanların giysisi aba
Öyle alim, gerçek alim olur dostlarım ey
«Vel-yebkü kesiran» diye Allah söyledi
Anlamını anlayan alim dinmeden ağladı
Ağlaya ağlaya gözleri kör oldu
Öyle alim, gerçek alim olur dostlarım ey
Alimim diye kitap okur anlamın bilmez
Çoğu ayetin anlamını asla bilmez
Büyüklenmesi, benliği dini tutmaz
Öylesi, alim değil cahildir dostlarım ey
Gönlüm katı, dilim acı, özüm zalim
Kuran okur amel kılmaz sahte alim
Garip canım sarf eyleyim yoktur malım
Haktan korkup odka düşmey piştim ben işte
Yunus da diyor ya
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır.
 
SONUÇ

Yesevi babanın kavrayışı ile dini kavramak, Allah ve peygamberi onun gibi sevmek, onun gibi ayet hadisin Türkçe anlamını bilmek, onun tavsiye ettiği gibi alçak gönüllü olup gönlü katı olmamak bizi adam yapar.

“Garip fakir yetimlerin halin sormak” ile, “sünnet imiş kâfir olsa verme zarar” tavsiyesine uymakla, küresel adaleti tesis edecek bir medeniyetin sahibi olmaya tekâmül ederiz.
Adam olduktan sonra âlim olmak çok da güzel olur. Bu bizi akıl gönül birliğine götürür. Akıl gönül birliği, yani Maturidi gibi aklın önemini idrak etmek, ama akıl ötesinin varlığını da kabul edecek kadar akıllı olmak. Batını, zahirin metotlarıyla anlamaya çalışmak gibi bir “abesle iştigal” etmekten bu sayede kurtuluruz. Özeti, Maturidi kelâmı ile Yesevi tasavvufunu mezceden bir anlayışla dinimizi kavramak gerekiyor.

Bu kutlu yol, sade bizim millet ve devlet olarak bekamız için değil, aynı zamanda insanlığın selâmeti için de yürümemiz gereken yoldur. Bu yoldan yürüyünce ilerisi aydınlık görünüyor.
 
KAYNAKLAR

Hoca Ahmed Yesevi, Hoca Ahmet Yesevi, 2009, Divan-ı Hikmet, Yayına Hazırlayan: Dr. Hayati Bice, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara.
Bucaille M, 1987, Tevrat, İnciller, Kur’an-ı Kerim ve Bilim, Tercüme: Suat Yıldırım, Işık Yayınları, İstanbul
Spohn M, 1996, Her Şey Türk İşi, Tercüme Leyla Serdaroğlu, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul  
Kavuncu O, 2016, Vefatından 850 Yıl Sonra Hoca Ahmet Yesevi,

 

PİR-İ TÜRKİSTAN HOCA AHMET YESEVİ-PROF. DR. ORHAN KAVUNCU

Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevî
Profesör Dr. Orhan KAVUNCU
Bismillah diye beyan edip hikmet söyleyip
Taliplere inci mücevher saçtım ben işte
Riyazeti sıkı tutup kanlar yutup
İkinci defter sözünü açtım ben işte[i]
 
Hoca Ahmet Yesevi (1093-1176), büyük Türk mutasavvıfı olup, onun ve hakkında “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” kitabıyla ciddi bir çalışma yapan Fuat Köprülü’nün mekânları cennet olsun.
HAYATI
Hazreti Türkistan: Talas savaşı 751 yılında, Orhun abideelerinin sonuncusu Bilge Tonyukuk’un kendi adına diktiği kitabenin tarihi 736. Buhara’nın ve Semerkant’ın fethi 709-711 yılları arasında dolayısıyla Türklerin Müslüman olması o yıllardan başlar; o coğrafyanın adı o zamanlarda Türkistan imiş bunu o günleri anlatan mektuplardan, seyahat kitaplarından, vekayinamelerden anlıyoruz. Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerini yaşadığı çağa kadar dalga dalga İslam’a giriş devam eder. 400-500 senelik bir dönem yani..
İlk tahsilini babası İbrahim Ata’dan ve şeyhi Arslan Baba’dan alan Yesevi baba, daha sonra Buhara’ya göç eder ve intisap ettiği, feyz aldığı Yusuf Hemedani hazretlerinin kısa zamanda halifelerinden olur.
Hoca Ahmet Yesevi, Buhara’dan Yese (Bugün Kazakistan sınırları içinde bulunan Türkistan şehri) şehrine döndükten sonra Türkçe yaptığı sohbetleri ve Türkçe yazdığı Hikmetler adı verilen şiirleriyle göçebe Türk topluluklarına İslamiyet anlatmıştır. Böylece bir taraftan büyük oranda Müslüman olmuş Türk topluluklarının İslâmiyet’i daha iyi anlayıp benimsemelerini sağlamış ve henüz Müslüman olmamış Türklerin Müslüman olmasında etkili olmuştur. Diğer taraftan Müslüman Türklerin fethettiği ve fetihlerinin devam edeceği Anadolu ve Ortadoğu, Balkanlar, Afganistan ve Hindistan gibi coğrafyalar dervişlerini göndererek din-i mübinin yayılmasına çok ciddi, katkıda bulunmuştur.
Yesevi baba diyor ki (Hikmet 71):
Hoş görmemekte âlimler sizin Türkçe sözünüzü
Ariflerden işitirsen açar gönül gözünüzü
Ayet Hadis anlamı Türkçe olsa ne güzel olur
Anlamına yetseniz bırakırsınız börkünüzü
           Miskin, zayıf Hoca Ahmet yedi ceddinize rahmet
           Farsçayı bilirken Türkçe söylersiniz sözünüzü
Bu hikmetlerden de anlaşılacağı gibi Yesevi Hazretleri Türkçe söylemiş, ayet ve hadislerin ne demek istediğini Türklerin anlamasını sağlamıştır. O günden bugüne 850 sene geçmiş ve bizim halen aynı hikmet diline ihtiyacımız var.Kur’an ve hadisin ne dediğini bilmek onu anlamakla mümkündür. Bu ise Türkçesini okumayı gerekli kılar. Yesevi babanın 850 sene önce söylediği ile amel edelim: “Ayet hadis anlamı Türkçe olsa ne güzel olur.”   
NİÇİN HAZRETİ TÜRKİSTAN?
 «Kul Hoca Ahmet ismim, Türkistan’dır elim benim» diyor 55. hikmetinde. O daha hayatında Hazreti Türkistan, Türkistan Baba, Piri Türkistan diye anılmaya başladı. Kendisinden 3-4 asır sonra yaşayan Ali Şir Nevai onun için Piri Türk tabirini kullandı.
Türkistan Asya’nın ortasında 6 milyon km kare büyüklüğünde bir Türk Yurdudur. Bu coğrafyanın adı Türklerin İslâm’la tanıştığı 7. asırdan beri Türkistan’dır. Yani bu isim o coğrafyaya İslâm’ın bir hediyesidir. Yesevi baba işte bu büyük coğrafyanın aydınlatıcısı, manevi rehberidir. Öldüğü zaman defnedildiği Yese şehrinin adı da zamanla Türkistan olmuştur. Çünkü onu ziyarete gidenler, başta «Hazreti Türkistan’ı ziyarete gidiyorum» demiş, ancak söz zamanla «Türkistan’a gidiyorum» şekline dönüşmüştür. Böylece büyük coğrafyanın piri, Piri Türkistan, ismi, defnedildiği yere de taşımıştır. Cezayir gibi, Tunus gibi hem ülkenin adı hem de ülkenin merkezindeki şehrin adı…
Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin yaşadığı zamana kadar Türkler büyük ölçüde Müslüman olmuşlar ve İslâm’a hem devlet olarak hem de ilmi eserlerle çok ciddi hizmetlerde bulunmuşlardır. Yesevi baba bu Türkistan coğrafyasında irşat faaliyetinde bulunduğu için haklı olarakdaha sağlığında Türkistan coğrafyasının piri olarak bilinmiştir.
Ruslar Türkistan’ı işgal ettikten sonra Türkistan sözü unutturulmak istenmiş, yerine Orta Asya tabiri ikame edilmiştir. Ruslar iki yerde Türkistankavramınıkullanmışlardır. Türkistan’ın askeri kontrolünü yapmakla görevli Rus birliğinin adı Türkistan lejyonu olarak kalmış, ikincisi de Yesevi babanın kabirlerinin bulunduğu Yese şehri, Türkistan olarak anılır olmuştur. Yesevi baba piri olduğu Türkistan coğrafyasının kalbi olarak da bulunduğu makamı aynı isimle isimlendirmiş, kavramın yaşamasına vesile olmuştur.
ALLAH VE PEYGAMBER SEVGİSİ
Hoca Ahmet Yesevi’nin Hikmetleri, onun bir aşk deryası olduğunu gösterir. Batın ilimlerinde derinleşmiş, şeriat, tarikat, marifet hakikat ummanlarında en derindeki incilere ulaşmış bir maneviyat büyüğü olarak Türk tasavvuf anlayışının temellerini atan kişidir. O Allah ve peygamber sevgisiyle coşmuştur.
Türkiye’de küçükken bizlere büyüklerimiz sevdiğimiz şeylerin bir sıralamasını öğretirdi. Buna göre en çok Allah’ı, sonra peygamberi, sonra anne babamızı sevmemiz gerekiyordu. Hikmetleri okudukça bu öğretinin Yesevi babadan sonra Türklerde yerleştiğini anlıyorsunuz. Türkistan coğrafyasında hala uygulanan “peygamber yaş” toyu da aslında onun 63’ten sonra hayatını yer altında sürdürmesine bir mutabakat, bir uyarlamadır.
Hikmetlerinde de anlattığı menkıbeye göre, Peygamberimizin vefat ettiği 63 yaşına geldiği vakit, onun sünnetine aykırı düşmemek için, hayatının geri kalanını yer altında sürdürmüştür:
Altmış üçte sünnet oldu yere girmek
Resul için iki âlemi berbat etmek
Âşıkların sünnetidir diri ölmek
İşitip okuyup yere girdi Kul Hoca Ahmed[1]
Yesevi Babadaki aşk ve batın ilimlerine ait derin bilgi onu tasavvufun piri yapmıştır. Hikmetler adeta aşk deryasıdır. Riyazet ve tevbe-i Nasuh, pişmanlık hallerini hikmetlerine sıkça yansıtır. Zamanımızda da tasavvufu onun algıladığı gibi algılayıp yaşamak gerekir:
Şeriattan uzak tarikat olmaz, Tarikat olmadan hakikate ulaşılmaz. Bunları yaparsanız “ölmeden evvel ölünüz” hadisine mutabakat halinde yaşar, lâ-mekân makamına ulaşırsınız:
Akıllı isen kabristandan haber al
Ben de şunlar gibi olmam diye ibret al
“Ölmeden önce ölünüz”e göre amel eyle
Bu hadisi fikreyleyip öldüm ben işte
Haber verir “felizehu kalilen” diye
Yine der “Ve’l yebkü kesirân” diye
Bu ayetin anlamına göre amel eyle diye
Bu dünyada hiç gülmeden yürüdüm ben işte[2]
İnci alır dalgıç eğer candan geçse,
Tutkun olup aşk şarabını her kim içse,
Nice aylar nice günler eğer geçse,
Aşkın gülü açılıp asla solduğu yok.[3]
Yesevi Hazretleri, tam bir Hazreti Muhammed sevdalısıdır. Efendimizin vefat ettiği yaşa gelince “ondan daha fazla yeryüzünde kalmak sünnete uymaz” düşüncesiyle yer altına çekilip hayatının geri kalan kısmını orada geçiriyor, Hikmetleriniorada yazıp irşad faaliyetine orada devam ediyor: Düşünebiliyor musunuz aşkın derinliğini…
-          Hikmet-8’den
-          Sadık pazartesi günü yere girdim
-          Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte
-          Altmış üçte sünnet dedi işitip bildim
-          Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte
-                               Yer üstünde yarenlerim matem tuttu
-                                Bütün âlem “sultanım” diye nara attı
-                                Hakkı bulan gerçek sofiler kanlar yuttu
-                                Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte
-          “Elveda” deyip yer altında adım attım
-          Aydınlık dünyayı haram kılıp Hakkı sevdim
-          Zikrini söyleyip yalnız kalıp yalnız yandım
-          Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte
-                                “Taha” okuyup akşam geceler kaim oldum
-                                 Gece namaz gündüzleri saim oldum
-                                 Bu hal ile yer altında daim oldum
-                                 Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte
-          Altmış gece altmış gündüz bir kez yemek
-          Tan atana kadar namaz bir kez selam
-          Altmış üçte oldu ömrüm ahir tamam
-          Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte
-                                 Hak Mustafa ruhu gelip oldu imam
-                                 Cümle melek ter altında oldu gulam
-                                 Çok ağladım Hak Mustafa verdi inam
-                                 Mustafa’ya matem tutup girdim ben işte
 
 
 
 
 
 
 
 
GARİP FAKİR YETİMLERİN HALİN SORMAK
 
Medeniyetimizin ayırt edici vasıflardan birisi içtimai ve iktisadi dayanışmadır. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisiyle amel eden Türkler büyük bir medeniyet kurdular. Bu dayanışma halini Yesevi hazretleri Hikmetlerinde “Garip, fakir, yetimlerin halin sormak” diye anlatır:
Nerde görsen gönlü kırık, merhem oluver
Öylesi mazlum yolda kalsa yoldaş oluver
Mahşer günü dergâhına yakın oluver
Mâ u Benlik ahalisinden kaçtım ben işte
Garip, fakir, yetimleri sevindiresin
Aziz canını parçalayıp kurban edesin
Yiyecek bulsan misafir kılasın
Hak'tan işitip bu sözleri dedim ben işte[4]
O, peygamber efendimizin Miraca çıkıp Cemâlullah ile müşerref olmasını adeta Garip fakir yetimlerin halini sormasının bir mükâfatı gibi anlatır:
Garip, fakir, yetimleri Resul sordu
O gecesi Miraç'a çıkıp didâr gördü
Geri indiğinde fakirlerin hâlini sordu
Gariplerin izini izleyip indim ben işte
Medine'ye Resul varıp garip oldu
Gariplikte mihnet çekip Habip oldu
Cefa çekip Yaradan’a yakın oldu
Garip olup menzillerden aştım ben işte[5]
Bizim medeniyetimizin temel yapı taşlarından birisi toplumsal dayanışmadır. Gözü tok olmaktır, “zenginlik almakla değil, vermekledir” anlayışıdır. Bakın neler diyor Yesevi baba?
 
Hikmet 1’den
                            Ümmet olsan, gariplere uyar ol sen
                            Her kim ayet hadis dese, duyar ol sen
                            Rızık ve nasip her ne verse, tok gözlü ol sen
                            Tok gözlü olup şevk şarabını içtim ben işte
 
                            Her kim didâr-talep etse sözü söyledim
                            Canı cana bağlayıp damardan girip
                            Garip, yetim, fakirlerin gönlüne saygı gösterip
                            Gönlü katı ahaliden kaçtım ben işte  (Hikmet-1)
 
Garip, fakir, yetimleri her kim sorar
Razı olur o kulundan Perverdigâr (Allah)
Ey bi-haber sen bir sebep kendisi saklar
Hak Mustafa öğüdün işitip dedim ben işte.
 
Onun dört bir yana gönderdiği müridleri vardı. Bunlardan Anadolu’ya gelenler de oldu. Yunus da manevi büyüğü Yesevi’nin izinde diyor ki:
 
Yunus Emre, der Hoca
İstersen bin var Hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir.
 
Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen şu mısralar da aynı şekilde manidar:
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
 
                          Bir kez hayır ettin ise
                          Binde bir olsa az değil
 
Yesevi Babadaki aşk ve batın ilimlerine ait derin bilgi onu tasavvufunpiri yapmıştır. Hikmetler adeta aşk deryasıdır. Riyazet ve tevbe-i Nasuh, pişmanlık hallerini hikmetlerine sıkça yansıtır. Tasavvufu onun algıladığı gibi algılayıp yaşamayı nasip etsin Allah:
Şeriatten uzak tarikat olmaz, Tarikat olmadan hakikate ulaşılmaz. Bunları yaparsanız “ölmeden evvel ölünüz” hadisine mutabakat halinde yaşar, lâ-mekân makamına ulaşırsınız.
 
BAŞKA KÜLTÜR VE İNANÇLARA SAYGI VE HOŞGÖRÜ
Bizim yönetimimizde geçmişte var olan her inanç ve etnik grup bugün de var. Çünkü Yesevi baba der:
•                  Sünnet imiş kâfir olsa, verme zarar
•                  Gönlü katı, gönül inciticiden Allah şikâyetçi
•                  Allah şâhid, öyle kula «Siccin» hazır
•                  Ariflerden iştip bu sözü, söyledim ben işte[6]
Hacı Bektaş ya da Yunus der:
•     Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan / Halka müderris olsa hakikatte asidir
Bu anlayış hâkim olduğumuz her yerde yönetimimiz altında olan başka kültür ve inançlara sahip toplulukların bugün de var olmasını sağlamıştır. Çin, Hindistan, Rusya, Balkanlar, Ortadoğu, Kuzey Afrika’da kimi yönettiysek Allah’ın bir emaneti kabul ederek varlığını korumuşuz. Bu konuda örnekler sayılamayacak kadar çoktur. Hele başka medeniyetlerin kendisi gibi olmayanı, kendisi gibi olursa ancak adamdan sayma yaklaşımı bizde hiçbir zaman olmamıştır.
Bulgaristan’da Osmanlı yönetimi altında 400 seneden fazla kalan Hıristiyanların ibadet özgürlüğü Türk yönetiminin güvencesi altındaydı. Kiliselerin yıllık bakım ve onarım masrafları Türk Yönetiminin tahsis ettiği bütçeden karşılanıyordu. Sonra 20. Asır sonları geldi, 1989’da 300 bin soydaşımız Trakya’ya göçüp geldi. Çünkü Jivkov yönetimi, erkek çocuklarını sünnet ettirenleri, yeni doğan çocuğuna Müslüman ismi koyanları Belene yarımadasına sürgüne gönderiyordu.
Kültürler arası mukayeseler yapan Alman bilim kadını Margret Spohn, “Herşey Türk İşi” diye Türkçeye de çevrilen kitabında Alman toplumunun Türk algısının şöyle istihale geçirdiğini anlatoyor[7]: 15-16. Asırlarda Alman çiftçisi Türk yönetimindeki topraklarda çiftçilik yapan Hristiyanlara imrenirdi. Çünkü kendileri bağlı oldukları feodal derebeyine elde ettikleri mahsulün %80-90’ını vergi oarak veriyorlardı; Türkiye’deki Hristiyan çiftçilerin ise haraç ve cizye olarak verdikleri vergi, bölgeden bölgeye, zenginliğe göre değişmekle birlikte %20 ile %40 arasında değişiyordu. Bu durumu gören reformcu, protestan mezhebinin kurucusu Martin Lüther Katoliklerle uğraşmaya ara verip Türk imajını karalamak için yoğun bir çalışma yapmıştı. Ve yönetiminde çiftçi olmak arzu edilen Türk algısı yerine, vahşi, barbar, kan dökücü Türk algısı Almanların gönlüne yerleştirilmişti. Öyle ki, en kaliteli kırmızı şaraplarının markasını Türk kanı “türkisches Blut” koyan Alman çiftçisi vardı…
İNANÇ İLE İLİM BARIŞIK
İmam-ı Maturidi’nin aklı vurgulayan yaklaşımı Hristiyanlıkta olmayan bir ilişki ortaya çıkarmış: Akıl olmazsa din de olmaz. Din akıllılar içindir. Dinin emri olarak ilim yapıldığı zaman biz ilerlemişiz, batıda ise dine karşı ilim yapılmış… Bizde ilim Allah’ın ayetlerini anlamak için başvurulan bir gayretin adıdır. Ayet yani bütün kâinat, geçmiş, gelecek, önceki şehirlerin kalıntıları, gök ve yıldızlar, bulutlar, dağlar, sema, akan sular… Batıda ise ilim, kâinatta gözlenen varlık ve olayları, Allah’ın kanunları çerçevesinde idrak etmek yerine Allah’ın kudretini, yaratma fiilini inkâr eden şüpheci bir anlayış üzerine gelişmiş… Bizde de din adına ilmi çalışmalara karşı çıkanlar olmuş, Semerkant’ta 1450’de Uluğ beyin, İstanbul’da 1580 yılında Takiyüddin efendinin rasathanelerini yok eden gerici zihniyet sadece ilmin gerilemesine değil, medeniyetimizin zevaline de yol açmıştır. Batıda ise, ilim ve medeniyet dine tepki olarak gelişmiştir. Adeta biz dinimizden uzaklaşınca düşmüşüz; batı dininden uzaklaşınca yükselmiş…
 
Bunun sebebi şüphesiz Kur’an-ı Kerim’in ilme ve düşünceye, akletmeye verdiği önemdir[8]. Buradan hareketle İslâm düşünürleri yoğun bir şekilde eski Yunan klâsiklerini Arapçaya çevirmişler, böylece o bilgiler modern zamanlara gelebilmiştir. İmam-ı Maturidi, El Harezmî, Al Cabir, Ebu’l Vefa, İbn-i Sina, El Farabi, İbn-i Rüşt, İbn-i Haldun ve daha nice büyük ilim adamları bu Kur’an öğretisinin samimi takipçileri olarak gayretlerini sürdürmüşlerdir.
Yesevi Hazretleri diyor ki,
Kul Hoca Ahmet alimlerin hizmetin eyle 
Alimlerin sözün işitip amel eyle[9]
Ama hangi Alim? Burada tasavvuf devreye girer ve alimi gururdan koruyan bir alçakgönüllük şartı getirir:
–      «Fel ya’lemun-el alimun» okur alim,
–      Anlamını bilmese onun, olur zalim
–      Anlamını anlayanların giysisi aba
–      Öyle alim, gerçek alim olur dostlarım ey
•       «Vel-yebkü kesiran» diye Allah söyledi
•       Anlamını anlayan alim dinmeden ağladı
•       Ağlaya ağlaya gözleri kör oldu
•       Öyle alim, gerçek alim olur dostlarım ey
–      Alimim diye kitap okur anlamın bilmez
–      Çoğu ayetin anlamını asla bilmez
–      Büyüklenmesi, benliği dini tutmaz
–      Öylesi, alim değil cahildir dostlarım ey[10]
–      Gönlüm katı, dilim acı, özüm zalim
–      Kuran okur amel kılmaz sahte alim
–      Garip canım sarf eyleyim yoktur malım
–      Haktan korkup odka düşmey piştim ben işte[11]
Yunus da diyor ya[12]:
–      İlim ilim bilmektir
–      İlim kendin bilmektir
–      Sen kendini bilmezsen
–      Bu nice okumaktır.
 
SONUÇ
Yesevi babanın kavrayışı ile dini kavramak, Allah ve peygamberi onun gibi sevmek, onun gibi ayet hadisin Türkçe anlamını bilmek, onun tavsiye ettiği gibi alçak gönüllü olup gönlü katı olmamak bizi adam yapar.
“Garip fakir yetimlerin halin sormak” ile, “sünnet imiş kâfir olsa verme zarar” tavsiyesine uymakla, küresel adaleti tesis edecek bir medeniyetin sahibi olmaya tekâmül ederiz.
Adam olduktan sonra âlim olmak çok da güzel olur. Bu bizi akıl gönül birliğine götürür. Akıl gönül birliği, yani Maturidi gibi aklın önemini idrak etmek, ama akıl ötesinin varlığını da kabul edecek kadar akıllı olmak. Batını, zahirin metotlarıyla anlamaya çalışmak gibi bir “abesle iştigal” etmekten bu sayede kurtuluruz. Özeti, Maturidi kelâmı ile Yesevi tasavvufunu mezceden bir anlayışla dinimizi kavramak gerekiyor.
Bu kutlu yol, sade bizim millet ve devlet olarak bekamız için değil, aynı zamanda insanlığın selâmeti için de yürümemiz gereken yoldur. Bu yoldan yürüyünce ilerisi aydınlık görünüyor.
 
KAYNAKLAR
Hoca Ahmed Yesevi, Hoca Ahmet Yesevi, 2009, Divan-ı Hikmet, Yayına Hazırlayan: Dr. Hayati Bice, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara.
Bucaille M, 1987, Tevrat, İnciller, Kur’an-ı Kerim ve Bilim, Tercüme: Suat Yıldırım, Işık Yayınları, İstanbul
Spohn M, 1996, Her Şey Türk İşi, Tercüme Leyla Serdaroğlu, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul  
Kavuncu O, 2016, Vefatından 850 Yıl Sonra Hoca Ahmet Yesevi, http://turkocaklari.org.tr/sayfa/6177/vefatindan-850-yil-sonra-hoca-ahmet-yesevi.html


[i] Hikmetleri yazarken büyük ölçüde Dr. Hayati Bice’nin yayına hazırladığı Divan-ı Hikmet’ten (h Yayınları, İstanbul 2015) yararlanılmıştır.
 


[1] Hoca Ahmet Yesevi, a.g.e. Hikmet 10, sayfa:85. [2] Hoca Ahmet Yesevi, a.g.e. Hikmet 15, sayfa:96. [3] Hoca Ahmet Yesevi, a.g.e. Hikmet 120, sayfa:259. [4] Hoca Ahmet Yesevi, a.g.e. Hikmet 1, sayfa:63-64. [5] Hoca Ahmet Yesevi, a.g.e. Hikmet 1, sayfa:63. [7] Margret Spohn, Her Şey Türk İşi, Ter: Leyla Serdaroğlu, YKB Yayınları, İstanbul 1996. Sayfa:25-35. [8] Maurice Bucaille, Tevrat, İnciller, Kur’an-ı Kerim ve Bilim, Ter: Suat Yıldırım, Işık Yayınları, İstanbul 1987. Sayfa: 65-70. [9] Hoca Ahmet Yesevi, a.g.e. Hikmet 83, sayfa: 203. [10] Hoca Ahmet Yesevi, a.g.e. Hikmet 83, sayfa: 202. [11] Hoca Ahmet Yesevi, a.g.e. Hikmet 1, sayfa: 64. [12] Kavuncu, a.g.e.